18 Aralık 2012

İntihar!!!

Merhaba dostlar...

Uzun süredir yazmıyorum çünkü okunmuyorum. Twitter hesabıma da bakmıyorum zaten kimse de bakmıyor. Üniversiteden mezun olup 4,5 senedir bir işe yaramamanın çaresizliği, umutsuzluğu çöktü ömrüme.

Bizim suçumuz olmasa da devletin, sistemin, plansızlığın suçu olsa da etkileri bizi çürütüyor. Ya da çürümeyen arkadaşlar varsa şöyle söyleyeyim beni çürütüyor. Devlet bizi atamıyor, özel şirkette bir işe gidelim diyoruz sanki hepsi aldığı personeli emekli olana kadar çalıştırıyormuş gibi "her an atanıp gidersin bu şartlarda seni işe alamayız" sözleriyle geri çeviriyor. Bu sözleri söyleyen şirketlere bakınca sanki işe bir giren bir daha çıkmıyor oradan emekli oluyor. 

Atanmadıkça çevredeki insanların sistemi değil de sizi sorgulaması insana koyuyor. Bana koyuyor. Sistemi eleştirmek yerine bize baskı yapılıyor. "Niye daha atanamadın" soruları geliyor ardısıra. Cevaplıyorsun bir başka gün başka biri soruyor yine cevaplıyorsun döngü bitmiyor. Bıkıyorsun. Farkında olmadan hayattan da bıkıyorsun.

Ben üniversiteyi niye okudum diyorsun. Senin yaşına gelen arkadaşlarını gördükçe, atananları gördükçe hayattan daha çok soğuyorsun. Onlar seninde olman gereken yerde iken sen yerinde sayıyorsun atanmadıkça. Arkadaşların evleniyorlar, düzenlerini kuruyorlar, evlerini arabalarını alıyorlar ama sen oturduğun yerde çürüyorsun günden güne.

Bende çürüyorum. İlk atanmadığım sene çürümesem de sonraki geçen yıllar daha hızlı çürütmeye başlıyor. Nemli bir odada gibi içine soğuk işliyor. Çaresizlik içinde sinirden daha çok sarılıyorsun yorgana.  Küfrediyorsun ama elinden birşey gelmiyor. Yeterli puana sahip değilsiniz atanamıyorsunuz diyorlar. Bu yeterli puan ne bilmiyoruz. Bir sene 78 alıyoruz olmuyor 85 alıyoruz olmuyor. Seneye 95 alsak bu sistemde atanacağımız garanti değil. Bunu anlamıyorlar. Sen 85 ile atanamazken 30 ile atananlar oluyor daha çok koyuyor. Öğretmenlik mezunu herkesin atanması lazım evet ama bir taraf yüksek puanlarla atanmazken bir tarafın sadece sınava girip ismini kodlaması yetmesi adama koyuyor. 

Diyorum ki üniversiteden mezun olduğunda 4-5 sene atanmayacaksın, hiçbir işe yaramayacaksın, gittiğin iş görüşmelerinden ret cevabı alacaksın ya da öleceksin deselerdi ölümü tercih ederdim. Çünkü şu 4-5 senedir binlerce arkadaş da olduğu gibi bende hergün ölüyorum. 

15 Ekim 2012

Bende Şu Dünyaya

Bu ülkede neyi düşüneceğimizi neye ağlayacağımızı bilemez olduk.

Atanmamak, evde verimsiz şekilde oturmak, iş bulamamak başlı başına dertken savaş çığlıkları var her tarafta. İçinde bulunduğumuz boktan duruma ağlarken, tamamen boka batmanın dayanılmaz tedirginliği var.

Ona da şükür buna da şükür derken daha kötü durumlara girip halen şükretmeye devam edebiliyoruz. Biz etmesek de çevremizde milyonlarca eden varken biz de şükretmiş sayılıyoruz. Kafamızı kaldırıp kendimizin ne durumda olduğunu, ülkenin ne durumda olduğunu düşünmüyoruz, araştırmıyoruz.

Elektriğe zam geliyor, doğalgaza zam geliyor padişahtan çok padişahcılık oynayanlar çıkıyor. Yunanistan gibi mi olalım? Yunanistan gibi olalım. Yunanistan’ı sanki hepimiz gittik gördük Yunanistan’dan kötü mü olalım lafını söyleyebiliyoruz. Her yerde ekonomik kriz var. Türkiye’de de var. Var ama ses çıkarmayı sevmeyen bir toplum olduğumuzdan, şükretmeyi marifet bildiğimizden, çoşkulu konuşmalara sevinebildiğimizden kriz yokmuş gibi görünüyoruz.

Bu ülkede binlerce üniversiteli işsiz var ama padişahtan daha çok padişah olacağız ya herkes mi iş bulacak diye diklenmeyi biliyoruz. Neden bu kadar üniversite açılıyor diye düşünmüyoruz. Madem herkes iş bulmayacak neden bu kadar üniversite mantar gibi çoğalıyor.

Torpiller dönüyor dört yanımızda daha yok öyle bir şey olmaz diyebiliyoruz.

İş başvurusu biten yerlerin başvuru süreleri uzatılıp kendi adamlarına başvuru hakkı tanınabiliyor mesela. Ya da şu filmin yönetmeni kim diye bir soru sorulup mülakatlardan elenebiliyorsunuz!

Elene elene ortada kalıyorsunuz. Psikolojiniz allak bullak oluyor.

Dünya oluşumunda zaten adaletsizlik varken ülkede adaletsizlik neden olmasın!

Erdal Erzincan’ın “Bende şu dünyaya geldim geleli“ diye parçası var açın dinleyin. Küfredin tekrar hayata.


8 Eylül 2012

Ulu Çınara VEDA


        Ramazan bayramı ya da daha doğrusu bayramlar çoğu kişi için neşeli geçer. Benim için de çoğu bayram güzel geçmiştir. Bu bayram hariç. Büyük dedem yani babamın dedesini bayramın son günü geceleyin elveda demek zorunda kaldık. Çoğu kişi dedesini tanımazken ben babamın dedesini tanıdım. İyi ki de tanımışım. Memlekete her gittiğimde evimizin önünde o ihtiyar delikanlıyı görmek benim için memleket olgusunu tamamlayan önemli bir parçaymış.
        2003 yılında 3 torunu beraber üniversiteyi kazandığında ne olacaksınız diye merakla sorduğunu hatırlıyorum. O zamanlar büyük ebemde hayattaydı. Öğretmenliği kazandığımı duyunca sevinmişti. “İçlerinden en çok sana güveniyorum” dediğini iyi hatırlıyorum. Bizim üniversiteye gittiğimiz ilk sene büyük ebem hayata gözlerini yumdu. Sanıyorum dedem için ilk büyük yıkım o olmuştu. Bazen ebem hakkında konuşurken ebeme sitemde bulunurdu “Beni bıraktı kendi gitti” diye. Her sene yaz tatiline geldiğimizde o ulu çınar gözüm senin üzerinde diyordu. Okulunu bitir, evlen sözleriyle sohbet etmeye başlardık.
        Okul bitti mezun olduk. Torunlarının çoğu okudu. Mühendis olanlara devlette iş bulamadıkları için tepki koyardı. “Onlar da iş yok sana güveniyorum” diye sık sık söylenirdi bana. 2008de mezun olup bu seneye kadar atanamamam dedeme de dert olmuştu. “En çok sana güveniyordum” demesi içimde yara oldu. “Sende de iş yokmuş peh” diyordu bazen. 95 yaşında olmasına rağmen sınav sonucu ne oldu diye sorup sürekli ilgilenirdi. Bu sene olacak mı soruları ile atanmamı dört gözle beklerdi büyük dedem. Atanmayınca demek ki iyi sonuç almadın diye bana kızardı. Büyüklere atanma olayını anlatmak biraz sıkıntılı. Puanın iyi olsa da atanmadığını anlatamıyorsun ama dedeme karşı boynum kıldan inceydi. Neyse bu sene yine sordu birkaç defa. Ramazan ayı başlayınca kadar evin önünde otururken gördüğümde, yemek götürdüğümde sınav ne zaman açıklanacak diye sordu her zaman.
Dedemin evi yolun biraz aşağısında kalırdı. Evinde hatıralardan uzak kalmamak için çocuklarının yanına yerleşmedi. Kışın soğuk aylarında birkaç aylığına evinden ayrılırdı o kadar. Evde kaldığı aylarda yoldan gelen geçenlerle sohbet etmek, zaman geçirmek için yolun kenarına çıkar otururdu. Namaz için camiye giderdi o yaşında. Yokuşu çıkar camide namazını kılar geri gelir yerine otururdu. Ramazan ayı gelip oruç tutmaya başlayınca ilk camiye gitmeyi bıraktı, sonra yolun kenarına çıkıp oturmayı. Artık evinin önüne oturuyordu. Her gün aşağı iner selamımı verir ve sınav hakkında bilgi verirdim. İnşallah bu sene atanırsın torunum dua ediyorum diyordu. Oruç ilerleyip oruç tutmaya devam etmekte ısrar edince yavaş yavaş güçten düşmeye başladı dedem. O sıcak günlerde 16 orucunu tuttu. Sonra ise toparlayamadı. Evinden çıkmamaya başladı. Bayramdan birkaç gün önce ise yataktan kalkmamaya…
Bayramda hep birlikte toplanılır, tüm sülale bayram yemeği yenir. Bu bayramda büyük dedem maalesef sofraya oturamadı. Büyük odamızda dedemize yatak hazırladık. O yokken kimse sofraya oturmak istemedi. Dedemin kendisini toparlaması için elimizden geleni yapmaya çalışsak da olmadı dedem bayram boyunca yataktan kalkamadı. Bayramın üçüncü günü yani salı gününü çarşambaya bağlayan gece dedemi sonsuzluğa uğurladık. Zor olsa da, üzülsek de acı çekmeden diğer tarafa gitmesi bizim tek tesellimiz oldu. Tam yaşını bilmesek de 95-97 yaşlarındaki dedemizden ayrılmak zorunda kaldık.
Dedemin cenazesinde bana atama konusunda dedikleri aklıma geldi. Kendi kendime dede bu sene puanım iyi sen görmesen de istediğin olacak bu sene atanacağım, öğretmen olunca mezarının başında bunu sana müjdeleyeceğim dedim ama bu sene de kontejyanlara bakınca atamam olmayacak.
Dedem kusura bakma. Bu kez güzel puan alsam da 313 kişi arasına giremedim. İstediğini yine gerçekleştiremedim be dede. Affet beni.
Mekanın cennet olsun. Umarım bir gün şeytanın bacağını kırıp öğretmen olacağım ve memlekete gittiğimde yanına uğrayıp “Dedem geç de olsa öğretmen oldum.” diyeceğim.

5 Ağustos 2012

ÖZÜR DİLİYORUM!!!


Özür diliyorum.

Ataması yapılmayan öğretmenler platformuna gönül verenlerden, eylemlere gidip desteğini esirgemeyenlerden özür diliyorum.

Çünkü özeleştiri yapmam gerekiyor ve kendi suçumu kabulleniyorum.

Bizim geleceğimiz için, bizim davamız için yapılan eylemlere katılmadığım için özür diliyorum.

Gidebileceğim halde gitmediğim için özür diliyorum.

Sorumluluk alabileceğim halde almadığım için özür diliyorum.

Ankara’da bir kişi daha fazla olabileceğimiz halde sizi bir kişi eksik bıraktığım için özür diliyorum.

Sesinize bir ton daha katmadığım için özür diliyorum.

Sadece kendi ilimde yapılan eylemlere katılıp, kitlesel yapılan bir eyleme zahmet edip gitmediğim için özür diliyorum.

Emeğini, sesini, kendisini Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu’ndan esirgemeyenlerden özür diliyorum.

4 Ağustos'ta Ankara'da Sakarya Caddesinde sizinle yürümeye gelmediğim için ÖZÜR DİLİYORUM!!!


8 Temmuz 2012

Bir Millet Uyuyorsa

Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komşusunun evini soymaya gidermiş. Gün doğarken
geri döndüklerinde yüklerini alırlarmış. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlarmış. Ülkede kimse kaybetmezmiş, çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım son kişi ilk kişiden çalana kadar sürermiş.
Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Gece olduğunda, çanta ve fenerle dışarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş. Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş. Ve bu durum bir süre
devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:
"Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok." demişler.
Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz, döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış. Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek
çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler. Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş. Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye baslamışlar. Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler. Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı
bir kağıt varmış. Kağıtta şunlar yazıyormuş:
"Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir..."

BİR MİLLET UYUYORSA UYANDIRMAK KOLAYDIR. UYUMUYOR DA UYUYOR GİBİ YAPIYORSA NE YAPSANIZ NAFİLE, UYANDIRAMAZSINIZ.
(Indra Ghandi)



NOT: Bir blog sayfasında okudum. Bugünlerde bizim ülkeyi anlatmıyor mu?

7 Haziran 2012

Alkış Cumhuriyeti


Kürtaji yasak ediyorlar amin diyorsunuz. 

Kıdem tazminatını kaldırıyorlar devletimiz en iyisini bilir diyorsunuz. 

Sütleri bozuk çıkıyor alay ediyorlar daha önce hiç süt içmemişler diye haberlerde zahirlenme vakaları yasaklanıyor alkış tutuyorsunuz. 

THY'de grev hakkı ellerinden alınacak diye grev yapanları işten çıkarıyorlar sesinizi çıkarmıyorsunuz. 

Polise demir jop alıyorlar götümüzü dönüyoruz .  

Kadına şiddeti tartışıyoruz adım atılmıyor yine söylediklerimizi unutuyoruz. 

Eş durumundan tayinler zorlaştırılıyor, sözler yutuluyor yinede bakanı alkışlıyorsunuz. 

Van'da çadırda yaşayanlara sarayda yaşıyorsunuz diye kafa buluyorlar yine bizde tık yok. 

Van'daki vatandaşlarımız çadırda yangından ölürken Suriye'den gelen mültecilere daha iyi iklimde olmalarına rağmen konteynır verilmesine yine ses yok yok. 

Nükleer santraller yapılıyor piknik tüpüne benzetiliyor haa haa haa gülüyoruz öylece. 

Karadeniz'e gidin bakın, doğa katliamlarına bakın, Hes'lere bakın yine de alkışlayalım hep beraber. 

Hes'lere karşı onurlu duranlara da terörist ilan edilsin yine de alkışlayalım.  

Kürecik'e füzeler yerleştirilsin alkışlayalım. 

Elektriğe yüzde %15'lere doğalgaza %25'lere varan zam yapılsın yinede alkışlayalım. 

Biber gazından  gençler ölsün yinede alkışlayalım. 

Sözleşmeli kavramını bu iktidar getiriyor sözleşmeli çalışanlar mağdur oluyor sonra kadroya geçirilince geçmişi unutup oy verelim.  

Parasız eğitim istiyoruz diyen öğrenciler 8 yıl hapis cezasına çarptırılsınlar boşverin susalım.

Zam yapıldıktan sonra gözünüzün içine bakıp onlar zam değil güncelleme desinler zam sanmıştık diye rahatlayalım.

Tecavüz edilseler bile doğursunlar biz bakarız diye kafa bulsunlar devletimizden Allah razı olsun diyelim.

Eğitim fakültesinden mezun olanlar illa öğretmen mi olacak desinler haklısın gelişime açık olmak lazım diyelim.

Öğretmen olmayanlar öğretmen olarak atanması için çalışılsın biz yine de sesimizi çıkarmayalım.

ALKIŞLAYALIM...


30 Mayıs 2012

FATİH projesi: Masaldan talana -Rıfat OKÇABOL-

Fırsatları Araştırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi (FATİH), eğitimde geleceğe açılan kapı söylemiyle ve FATİH Projesi adıyla sunulmaktadır. Bu proje başlığından, hedef ve içeriğine kadar, toplumu uyutan ve toplumsal kaynakları talan edecek bir masal niteliğindedir.
Okulları din kültürü ve ahlak bilgisi, Arapça, Kuran-Kerim ve Peygamberimizin hayatı derslerini okutacak öğretmenlerle (!) doldurup resim, müzik, fen-edebiyat, beden eğitimi ve bilgisayar öğretmeni atanmasına önem verilmezken FATİH Projesiyle eğitime açılan kapıdan söz etmek, herhalde masaldan başka bir şey değildir.
Bu projenin başlığı bile “eğitim” kavramı ile ilişkili bir başlık değildir. Proje başlığının, Fatih Sultan Mehmet’in FATİH’ini üretmek üzere tasarlandığı bellidir. Bu proje, Sultan Fatih’e atıfta bulunarak sunulmuştur. Oysa ne Sultan Fatih’in İstanbul’u fethi günümüzde övünülecek bir olaydır, ne de Rönesans ve aydınlanma sürecinin yaşanması, İstanbul’un fethi üzerine Avrupa’ya giden 5-10 Bizanslı bilginin etkisiyle olmuştur. Tam tersine, Fatih’in bir anlamı, binlerce Osmanlı askeriyle çocuk, kadın ve asker binlerce Bizanslının ölmesi ve şehrin askerler tarafından talan edilmesidir. Fatih’in bir başka anlamı, yeni bir çağ açmak değil bir devletin, bir toplumun ve bir uygarlığın yok edilmesidir. Fatih’in bir başka anlamı da, kardeş katlidir. Bu nedenle çağdaş anlayışta fetih ve fatih sözcükleri, insanı sevindirecek içerik ve çağrışımlara sahip değildir. Bu sözcüğün proje başlığı olarak tasarlanması bile, projenin “eğitsel” değerini gösterir niteliktedir. Bu başlıkla vurgulanan değer, Osmanlı hayranlığı ve dünyaya örnek olma masalıdır.
FATİH Projesi’nin “eğitimde öğrenci ve öğretmenlerimiz için fırsatları artırma” hedefi de bir masal niteliğindedir. Eğitim-öğretim sürecini projede hedeflendiği ölçüde bilgisayar teknolojisi (BT)’ne bağlamak, fırsatları artırmak değil tam tersine öğrenme kaynağını tekleştirmek demektir. Milyonlarca insanı tek kaynaktan bilgilendirip, tek tipleştirmek demektir.
Bu projenin gerçekleşmesi oranında öğretmenin öğrencinin gelişimindeki işlevi, etkisi ve katkısı azalacaktır; öğretmen ile öğrenme kaynaklarının yerini internet alacaktır. Öğretmenle öğrenci ve veli arasındaki iletişim ve etkileşim azalacağı gibi, öğrenciler arasındaki etkileşim de azalacaktır. İnsanı insan yapan öğelerden biri olan “arkadaşlık” anlayışı da, yüz yüze olmayan ve internet üzerinden yapılan sanal arkadaşlıklara dönüşecektir. Bu durum öğrencinin duyuşsal gelişimini engelleyeceği gibi onun toplumsallaşmasını da engelleyip bencilleşmesine yol açacaktır. Bu proje, öğrenciyi internete bağımlı hale getirme, öğrenme kaynaklarını sınırlama ve duyuşsal gelişimini engelleme projesidir. Bu proje, insandan korkma ve insanı insandan ayırma projesidir. Bu proje öğrencinin özgürleşmesinden korkma projesidir.
Her insanda ve toplumda genellikle izleri görülen ve bazı koşullarda da yoğunluk kazanan “sağduyu”, ne yazık ki parasalcı sömürünün kıskacına girmiş toplumlarda giderek yok olmaktadır. Türkiye gibi sömürü kıskacına alınmış, okuma, araştırma, eleştirme ve sorgulama alışkanlığı olmayan bir ülkede, dindar, kindar, girişimci ve rekabetçi öğrenci yetiştirilmeye kalkışılması, “sağduyu”yu iyice yok edecek bir durumdur. İnsanların ve toplumun sağduyusunu eğitimdeki duyuşsal hedeflerle geliştirme projeleri yerine FATİH projesine sarılmak, öğrenimleri genelde tek elden üretilecek BT’ye bağımlı kılmak, öğrencinin özgürleşmesini engellemek, internet üzerinden şekillendirmek ve geleceğini talan etmekten başka bir şey değildir.
FATİH Proje’si sunulurken, böylesi bir projenin Türkiye’de ilk kez uygulandığı masalı da dile getirilmiştir. Oysa 25 yıl kadar önce ANAP zamanında “okullara bir milyon bilgisayar projesi” uygulanmıştır. FATİH projesinde olduğu gibi, ana hedef eğitsel olmayıp propaganda ve tüketim amaçlı olduğundan, bu proje kısa süre sonra alınan bilgisayarların depolarda çürüdüğü bir projeye dönüşmüştür.
Benzer bir biçimde FATİH Projesi’nin “okullarımızda teknolojiyi iyileştirme” hedefi de bir masal niteliğindedir. 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile başta “Eğitim Araçları Dairesi Başkanlığı olmak üzere bakanlığın üretime yönelik birimlerini kapatan AKP’nin, temel amacı üreterek iyileştirmek değil satın alarak okulları teknoloji mezarlığına dönüştürmektir.
FATİH Projesi işlerlik kazanırsa ikinci talan okullara alınacak BT üzerinden olacaktır.
4+4+4 yasasının 24 ve 25’inci maddeleriyle FATİH Projesi kapsamında yapılacak mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinin 4734 sayılı Kamu İhale Kanununa tabi olmadan yapılması sağlanmıştır. Bu yasaya göre, milyonlarca BT araç-gerecinin alınmasıyla ilgili harcamalar, mali denetim olmaksızın üst yöneticinin keyfine göre yapılacaktır. Bu durum, proje uygulandığında kısa bir sürede teknoloji çöplüğüne dönüşecek BT araç-gereçleri için devlet bütçesinin keyfe –keder talan edilmesi anlamına gelmektedir.
Oysa eğitsel açıdan değerli olacak proje, BT’nin ana öğe olarak değil de yardımcı öğe olarak kullanılarak ve öncelikle öğrencinin bilişsel, devinimsel ve duyuşsal yönlerini geliştirerek onun özgürleşmesine yardımcı olacak projedir. Yapılan araştırmalar, okullarda yoğun teknoloji kullanımının, BT üreticilerinin işine yaradığını ve öğrencilerin öğrenme düzeylerini anlamlı bir şekilde geliştirmediğini göstermektedir. FATİH Projesi ise, öğrencinin öğrenmesini kolaylaştırmak üzere teknolojik olanakların eğitim-öğretim sürecinde kullanılması değil, ders içinde ve ders dışındaki eğitim-öğretim süreçlerinin bir teknolojik araçla, internetle, sınırlandırılması demektir. Öğrencinin özgürleşmesine yardımcı olmak yerine onu, ona sunulacak tek kaynaklı ve tek tip bilgiye bağımlı kılacak ve onu gerçek yaşamdan soyutlayacak bir projedir.
FATİH Projesi 4+4+4 yasasıyla birlikte düşünüldüğünde, dünyası öbür dünya ile internet arasında sıkışmış, bir yandan edilgen ve öte yandan da “kindar girişimci ve dindar rekabetçi” öğrenci yetiştirilirken hem öğrencinin aklını ve geleceğini hem de ülke kaynaklarını talan etme projesidir. 

28 Mayıs 2012

Maslow'da 3,5lardayım...


Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre alt basamaktaki ihtiyaçlar karşılanmazsa üst basamaktaki ihtiyaçlara insan yönelmezmiş. Ee şimdi atanmayan bir öğretmen olarak alt basamaktan başlayalım.

Fizyolojik ihtiyaçları karşılayabiliyoruz yani bir kısmını. Ailemiz sağolsun aç ve susuz değiliz. Diğer fizyolojik ihtiyaçları söylemeye bile gerek yok karşılayamıyoruz.

Güvenlik ihtiyacı konusunda da fazla sıkıntımız yok. Evde güven içindeyiz. Burası Türkiye insanın her an başına birşey gelebilir ama güvendeyiz.

Ait olma, sevgi ihtiyacında ise durum az farklı. Hemcinslerim ile sorun yok arkadaşlığımız mükemmel gibi. Haftada bir buluşup sohbet ediyoruz. Kız arkadaşlarla da aram iyidir ama sevgili konusunda sıkıntı var. Sevgilim yok lan. Geçen sene olacak gibi oldu baktı atanamıyorum başlamadan bitti. Atanmamış sevgili arıyorum dikkatinize!!!

Saygınlık ihtiyacı. Alt basamak karşılanmadığı için bu basamaktaki ihtiyaca geçmesek de olur. Geçersek eğer atanmadığım için artık çevredeki bakışların değiştiğini görebiliyorum. Atanmış öğretmenle atanmayan öğretmene gösterdikleri davranış değişik olduğu kesin.

Bilme ihtiyacı. Kitapta bir örnek vermişti. Güven içinde olmayan biri kitap okumayı düşünmez diye. Önünde kpss olan biri kitap okumayı düşünmez bana göre de.  Önümüzdeki beladan kurtulmak istiyoruz haliyle. 

Estetik ihtiyacı. Yok istediğimiz kıyafetleri ayakkabıları alamıyoruz. Işsiz adam para harcamaya kıyamıyor.

Kendini gerçekleştirme. Bu kadar ihtiyaçtan sonra gel kendini gerçekleştir. Maslow bizi, dertlerimizi, atanmayanları, işletmeci bakanımızı görse piramidi falan boşverirdi... 

21:53 Cts 26/05/2012 

10 Mayıs 2012

Sen Benimsin Bende Senin




Beni eller kimi görme

Sen benimsin ben seninim
Gel seni benden ayırma
Sen benimsin ben seninim

Senin galbin benim galbim
Sana malumdur benim halım
Kaçma benden nazlı gülüm
Sen benimsin ben seninim

Kalpten kalbe bir yol vardır
Gözünen görünmez sırdır
İkimizin kalbi birdir
Sen benimsin ben seninim

Galbimi galbinde duyan
Halım değil midir ayan
Garibi bu hala koyan
Sen benimsin ben seninim

-Neşet Ertaş-

Donkişot notu: Çağımızın gençleri fazla dinlemese de güzel bir türkü. Arada dinlemek gerekiyor insan kendine geliyor...

4 Mayıs 2012

Bilişimcilerin Sesini Duyun!!!


TALİM VE TERBİYE KURULU BAŞKANLIĞINA
          ANKARA
Sayın Yetkili,
Sizlere şu anda Bilişim öğretmenlerinin durumu hakkında genel bilgi vermek istiyorum.
Şu an Türkiye çapında 50 üniversitede bilişim öğretmenliği bölümü okutulmaktadır. Her sene 5000 öğrenci alınmakta.

Birinci öğretim, ikinci öğretim, uzaktan eğitimle öğrenci alınmakta.
Okumakta olan:20000; mezun bekleyen:7000; Atanan ama norm fazlası:10000

Bilişim teknolojileri öğretmenliğine atanırken 11 bölümün hakkı bulunmaktadır:
■ Bilgisayar Sistemleri Öğretmenliği
■ Bilgisayar ve Kontrol Öğretmenliği
■ Elektronik ve Bilgisayar Öğretmenliği
■ Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmen­liği
■ Bilgisayar Teknolojisi Bölümü /Bilgisayar Tek­nolojisi ve Bilişim Sistemleri Bölümü (*)
■ Matematik-Bilgisayar Bölümü (*)
■ İstatistik ve Bilgisayar Bilimleri (*)
■ Bilgisayar Mühendisliği (*)
■ Bilgisayar Bilimleri Mühendisliği (*)
■ Kontrol ve Bilgisayar Mühendisliği (*)

Ayrıca; Avrupa okullarında BIT'e verilen önem bizde maalesef verilmemektedir; Lütfen aşağıda vereceğim Avrupa komisyonun BIT konusunda yazdığı raporu okuyunuz.

Avrupa bu kadar önem vermişken bizler bilişim derslerimizi kaldırıyoruz. Bu tezatlığa kimse anlam veremiyor. Daha önce size gönderdiğimiz maillerde, yazılarda, dilekçelerde ve fakslarda belirtiğimiz gibi çocuklarımızın bilgisayar bilgisi alt düzeydedir (Bilgisayarı bilmemektedirler). Çocuklarımız bilgisayar bozulduğunda tamir edememektedir, sistemsel bir sorun oluştuğunda sorunu gidereremektedir, yazılım konusunda çok alt seviyedeyiz. Bizim çocuklarımız sadece bilgisayarı açabilmekte, oyun oynayabilmekte, sosyal sitelere girmekte ve benzeri alt düzey işlemler yapabilmektedir. İlköğretimde bilişim dersleri kaldırıldı ama hala hangi mantık içerisinde bu uygulamaya gidildi anlayamadık. Avrupa ülkeleri kendi çocuklarını küçük yaşta eğitmeye başlarken bizler nasılsa bilgisayar biliyor denilerek derslerimizi kaldırdık. Örnek vermek istiyorum: Hindistan; ne yapıyorlar teknoloji üretiyorlar bu nasıl yapıyorlar eğitim vererek.

Sayın Bakanımız 32.gün programında yaptığı açıklamada ( http://www.youtube.com/watch?v=_yIXJ2Xci6E&feature=youtu.be) BT ve Tasarım dersinin olduğu yönünde bir açıklama yapmıştır, ama şu an itibariyle öyle bir ders yoktur. Tasarım dersi önemli derslerimizden bir tanesi bizlerde bu dersi vermeyi çok isteriz ve yeterliliğimiz de vardır. 4 yıl boyunca tasarım olarak bazı programlardan eğitim aldık. Bunlardan bazıları şunlardır; 3d max, photoshop, adobe flash, google sketchup, fireworks, macromedia director, corel draw. programlama, web tasarımı, ağ ve materyal geliştirme ve Teknik Resim. Bu dersi de layıkıyla yürüteceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın.Bizler bu derse talibiz..

Sonuç olarak bizlerden sizlerden 40000 bilişimci adına şu maddeleri talep ediyoruz;
  1. Müfredatımızn güncellenerek günümüze uygun olarak değiştirilmesi
  2. Dersimizin zorunlu olarak ilkokul ve ortaokularda konulması
  3. Fatih projesi için her okula bir bilişim rehber öğretmeni atanması
  4. Teknoloji Tasarım dersine bilişim öğretmenlerinin girmesi(yetkinlik olarak yukarıda saydığım eğitimden dolayı)

TEKNOLOJİYİ TÜKETEN DEĞİL ÜRETEN BİR TOPLUM İÇİN BİLİŞİM ÖĞRETMENLERİ SİZLERDEN GÖREV BEKLEMEKTEDİR LÜTFEN İLGİLENİN.

Arz Ederim.

BİLİŞİM EĞİTİMCİLERİ VE AİLELERİ

DONKİŞOT notu: Bu yazıyı okuyacak olan fakat bilişimci olmayan çok sayıda dostumuzun olduğunu biliyorum. Aklın yolu birdir diyerek sizlerden destek istiyoruz. Ortada en başta öğretmen ataması sorunu vardır ve bu sorunun içinde de her branşın kendi sorunları yatmaktadır. Bu alt sorunların en başlarından biri de bilişimcilerin uğradığı haksızlıklardır. Bilişim öğretmenleri olarak dernekleşme yoluna gittik. Ayrıca sanal ortamda maillerimize haklılığımıza destek istiyoruz. Yukardaki yazıyı ya da yazıyı okuduktan sonraki düşüncelerinizi lütfen ilgili kurumlara bildiriniz, mail atınız. Şimdiden içten TEŞEKKÜRLERİMİZLE...

Maillerin buluşma noktaları =)

BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ EĞİTİMCİLERİ DERNEĞİ
Derneğimizin internet sayfası (Çeşitli açıklamalara ve bildirilere ulaşabilirsiniz)



15 Mart 2012

Zaman AŞIMI (!!!)



"Otelin merdivenlerinde oturmuş "Behçet Aysan" önünde bir yangın söndürme tüpü, hemen arkasında güzeller güzeli "Hasret Gültekin" onun hemen yanında ise elinde küçücük bir fırça ile kendini savunacak olan "Metin Altıok"…

O merdivenlerin, o duvarların dışında ağızlarından köpükler saça saça kudurmuş dinci-yobaz bir kitle..Bu üç güzel adamın karşısında ne kadar değeri olabilir ki o kudurmuşların! Bu adamlar o kadar insanlar ki kendilerini birazdan ateşe verecek bu katillere karşı bile kendilerini küçücük bir yangın tüpü ve fırça ile savunmaya çalışacaklardı kimsenin canı yanmasın diye....

Bu fotoğrafın çekilmesinden yalnızca birkaç saat sonra aramızda değildi üç güzel insan...O eller bir daha kalem tutamadı, sazını çalamadı....

Ama o canları yakan eller yine yaktı, yine yıktı....

İnsanlık zaman aşımına uğradı !"

13 Mart 2012

Milli Eğitim (!!!) Komisyonu



4+4+4 kesintili eğitim modelinden dolayı TBMM’nin Milli Eğitim Komisyonu’nda hangi üyeler var, kim Milli Eğitim hakkında ilk kararları veriyor göz atmakta fayda var diye düşündüm. Tartışılmayan, çatıdan düşer gibi birden gündeme getirilen, eleştirilere kulak kapatılan, gericiliği ön plana çıkaran, öğrencilerin gelişim düzeyi göz önüne alınmayan, piyasanın talepleri ön planda tutularak çocuk işçilere yol açacak olan, 11 yaşında staj adı altında çocukların sömürülmesine neden olacak olan, açıktan öğretim gibi bir modelle çocukları eve kapatan, bilimsel araştırması olmayan ya da bize açıklanmayan, kavgayla geçirilen bir “EĞİTİM KANUNU”nun ilk görüşüldüğü komisyondaki üyelerimize tek tek göz atalım.


Nabi Avcı; komisyon başkanı. İdari bilimler fakültesi mezunu. İletişim bilimlerinde doktorasını yapmış. İletişim Bilimleri Fakültesinde öğretim görevlisi olması dışında eğitimci kimliği yok. Akp milletvekili.
Avni Erdemir; komisyon başkanvekili. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünü bitirdikten sonra Eski Türk Edebiyatı Bilimi dalında yüksek lisans ve doktorasını yapmış. Eğitimin içinden gelen birisi. Akp milletvekili.
Fikri Işık; komisyon sözcüsü. Fen Bilimleri Eğitimi bölümü mezunu. Özel okullarda İngilizce ve matematik öğretmenliği yapmış. Kaç yıl öğretmenlik yaptığı yazmasa da gıda sektöründe yöneticilik yaptığı yazıyor. Yani muhtemelen gıda sektörüne öğretmenlikten daha fazla emek vermiş. Akp milletvekili.
Osman Çakır; komisyon katip üyesi. İlahiyat fakültesi mezunu. Akp milletvekili. Öğretmenlik yapmış. Akp milletvekili.
Mehmet Naci Bostancı. Siyaset ve İdare bölümü mezunu. Eğitimle üniversitede verdiği dersler dışında ilişkisi yok gibi. Akp milletvekili.
Orhan Atalay. İlahiyat Fakültesi mezunu. İlahiyat fakültesinde öğretim üyeliği yapmış. Akp milletvekili.
İsmet Uçma. İlahiyat Fakültesi mezunu. Bir dönem özel okulda öğretmenlik yapması dışında eğitimle ilişkisi yok gibi. Akp milletvekili.
Hakan Şükür. Futbolcu. Eğitimle hiçbir ilişkisi yok. Akp milletvekili.
İsrafil Kışla. İlahiyat fakültesi mezunu. Eğitimle ilişkisi yok. Akp milletvekili.
Selçuk Özdağ. Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu mezunu. Öğretim üyeliği yapmış. Akp milletvekili.
Nebi Bozkurt. Yüksek İslam Enstitüsü mezunu. Eğitimle ilişkisi yok. Akp milletvekili.
Çiğdem Münevver Ökten. İngiliz Dili ve Edebiyatı ile İngilizce Öğretmenliği Bölümlerini mezunu. Öğretmenlik yapmış. Akp milletvekili.
Suat Önal. Makine mühendisliği ve İktisat mezunu. Eğitimle ilişkisi yok. Akp milletvekili.
Ayşenur İslam. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü mezunu. Öğretim üyeliği yapmış. Akp milletvekili.
Mehmet Altay. Eğitim Yönetimi ve Planlaması bölümü ve Hukuk fakültesi mezunu. Serbest avukat olarak çalışmış. Akp milletvekili.
Temel Çoşkun. İlahiyat fakültesi mezunu. Akp milletvekili.
Mülkiye Birtane. İngilizce bölümü mezunu. Öğretim üyeliği ve öğretmenlik yapmış. Bdp milletkevili.
Metin Lütfi Baydar. Tıp fakültesi mezunu. Eğitimle ilişkisi yok. Chp milletvekili.
Recep Gürkan. Eğitim Yüksekokulu ve Sosyal Bilgiler bölümü mezunu. Öğretmenlik, okul yöneticiliği, İl Milli Eğitim Şube müdürlüğü yapmış. Chp milletvekili.
Ali Haydar Öner. Siyasal bilgiler fakültesi mezunu. Eğitimle ilişkisi yok. Chp milletvekili.
Fatma Nur Serter. İktisat fakültesi mezunu. Öğretim üyeliği yapmış. Chp milletvekili.
Tolga Çandar. İnşaat mühendisliği mezunu. Müzisyen. Eğitimle ilişkisi yok. Chp milletvekili.
Engin Özkoç. İşletme fakültesi mezunu. Eğitimle ilişkisi yok. Chp milletvekili.
Zühal Topçu. Sosyoloji-felsefe mezunu. Yüksek lisansını ve doktorasını Sosyal Bilimler enstitüsünde eğitim alanında yapmış. Amerikan Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Bölüm Başkanlığı ve Dekanlığı yapmış. Eğitimle ilgili kitapları varmış. Mhp milletvekili.
Özcan Yeniçeri. Muhasebe mezunu, işletme bölümünden yüksek lisans ve doktoralı. Öğretim üyeliği yapmış. Mhp milletvekili.
Ahmet Duran Bulut. Eğitim enstitüsü mezunu. Öğretmenlik, okul müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü görevlerinde bulunmuş Mhp milletvekili.
Komisyonda eğitim fakültesinden mezun olan veya Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapmış olan çok az sayıda milletvekili bulunuyor. İlahiyat fakültesi mezunu bir hayli fazla. Öğretim üyeliği yapmış olmak eğitimle ilişkili olmak mı yorumu size bırakıyorum. Bence öğretim üyeliği yapmanın eğitimle çok az bir ilişkisi var gibi. Sonuçta mezun olduğunuz bölümde yüksek lisans yaptıktan sonra öğretim üyesi olabiliyorsunuz yani öğretmenlik eğitimi almış olmanıza gerek kalmıyor.
Dört dörtlük yorumlar sizin.

Milletvekilleri ile bilgiye TBMM’nin kendi sitesinden ulaşmış bulunuyorum. Komisyon hakkında bilgi için:

6 Mart 2012

4+4+4



4+4+4 kesintili eğitim sistemi tartışılmaya devam ediyor. İnterneti kapattırınca tv’deki haberleri daha çok takip etmeye başladım. Yani internete yansımayan bazı canlı bağlantılara denk gelmeye başladım. Yeni sistemi onaylayan ya da onaylayacak olan meclis alt komisyon başkanı mevcut iktidarın bir üyesi canlı bağlantıda “tartışılmadan, birdenbire ortaya çıkan” bir düzenleme olduğu görüşüne katılmadığını, bu sistemin 2010daki Şura’dan sonra tartışılmaya başlandığını söyledi!!! İddia ediyorum kendisinin de meclise gelene kadar haberi yoktu. Ayrıca ilginçtir bu tartışmayı neden 2010dan bu yana kimse duymadı, içinde yer almadı? Bir de yeni sistemin gerekçesi olarak “1. sınıfa giden ile 8. sınıfa giden öğrencilerin aynı okulu, tuvaleti, bahçeyi kullanması pedagojik açıdan sakıncalı” gibi bir cümle belirtiliyor. Muhabir de gelecek sene başlayacak yeni sistem için okulların bina yeterliliğini sordu. Cevap çok garibime gitti; “Okullar bina sayısı olarak yeni sisteme uygun hale getirilmiş!”. Malum 2010dan bu yana tartışıyorlar ya. Ben çevremde bu sisteme uygun hale gelecek hiçbir okul görmedim, düzenlemede görmedim. Gören varsa altta yoruma yazsın lütfen. Bir de komisyon başkanı diyor ki “’Başbakan telefonla aradı, bu sistem önümüzdeki eğitim-öğretim yılında yürürlüğe girsin’  dedi” demek ki başbakan deyince her şeye körü körüne bağlanabiliyoruz ve kesin doğrudur söyledikleri! Ben diyorum milletvekilleri sayısı azaltılsın bütçeden tasarruf olur. Zaten başbakan ne derse tamam diyen milletvekilleri var. Boşuna para vermeyelim olsun bitsin. 30 tane de yeter artar bile.

29 Şubat 2012

Örneklemler


Arada göz gezdirmekte fayda var diye düşünüyorum; eski sınıf arkadaşlarının, tanıdıklarının ya da sürekli arayıp konuşmadığın akrabalarının ne yaptığına bakmakta…
Biz kpss denen çöplükte hakkımızı aramaya çalışırken, sürekli “atanınca” diye başlayan cümleler kurup yapacaklarımızı sıralarken dışarıda akan bir hayat var. O hayata birebir tanık olamasam da sosyal medyadan birçok şeyin nasıl gerçekleştiğini eğer abartmıyorlarsa kıskanarak bakıyorum.
Arkadaşlar listesini açıp kendisinden beklemediğim hareketleri ya da takdir ettiğim şeyleri yapanlara bakmaya başlıyorum.

27 Şubat 2012

Bilişim Çağında Bilişimsiz Okullar!




2000’li yılların başlarında tüm okullarda bilgisayar laboratuarları kurulmaya başlandı. Öğretmeni hatta elektriği olmayan okullara bilgisayarlar gönderildi, laboratuarlar kuruldu. Planlamanın eksik olmasından dolayı maalesef çoğu okula eski adıyla bilgisayar öğretmeni şimdiki adıyla bilişim teknolojileri öğretmeni atanmadı. Bilgisayar öğretmeninin eksikliği nedeniyle de çoğu bilgisayar laboratuarının kilitli kapısı kolay kolay açılmadı ve çoğu bilgisayar kutusundan dahi çıkarılmadan çürümeye terk edildi. Aktarılan kaynaklar emekler boşa gitmiş oldu. Tam bilgisayar öğretmeni eksikliği giderilmeye başlandı yeni mezun öğretmenler geldi derken, bu kez işler tersine döndü.
İlköğretim 4, 5, 6, 7, 8 sınıflarda 2 saat olan bilgisayar dersleri ilk olarak 1 saate indirildi. Daha sonra bilgisayar derslerinde öğrencilerin gelişimlerinin ölçülüp değerlendirilmesi yani not verilmesi gereksiz görüldü. 1 saate indirilen dersler daha sonra seçmeli hale getirildi. Bilgisayar derslerinin seçmeli hale getirilmesi ile bilgisayar laboratuarı olmayan okullara laboratuar açılması durduruldu. Bilgisayar laboratuarı olan okullarda ise laboratuarlar “Bilişim Teknolojileri” dersi yerine İngilizce öğreniminde çağ açacağı öne sürülen DyNed programları için kullanıma açıldı. Son aylardaki gelişme ile “Bilişim Teknolojileri” dersi 4. ve 5. sınıflardan tamamen kaldırıldı.

26 Şubat 2012

Kesintili eğitim anlayışına hayır!


Zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarırken 4’lü kademeler halinde kesecek yasa taslağı meclise sunuldu! Zorunlu eğitimin 4+4+4; 8+4 ya da 5+3+4 gibi kademelere ayrılması eğitimi kesintili yapmıyor. Zorunlu eğitim sürecinde çocukların mesleki eğitime kaydırılması eğitimi kesintili yapıyor. Toplum, özellikle de milletvekilleri, demokratik kitle örgütleri ve aydınlar(!), birazcık da, azıcık da olsa “eğitim”e önem verdiklerini göstermezlerse, bu taslak en çok üç-beş gün içinde yasalaşacak.

Biraz “eğitim”e önem vermek demek, çocuğumuzun ve ülkemizin geleceğine sahip çıkmak demek. Günümüzde en yalın haliyle “eğitim”, çocuğun özgürleşmesine, kişiliğini, yeteneklerini, çevresini ve doğayı sağlıklı bir biçimde tanıyıp kendisini gerçekleştirmesine, ressam, hukukçu, ilahiyatçı, mühendis ya da benzeri bir mesleğe kendi isteğiyle yönelmesine ve o meslekte ilerlemesine yardımcı olacak bir süreç. Eğitim, çocuğu insancıllaştırıp toplumsallaştıracak ve evrenselleştirecek etkinlikler kümesi.
Dolayısıyla eğitim, çocuğun önünü kesecek bir süreç değil, tam tersine onun önünü açacak bir süreç. Bu nedenle “eğitim”e biraz önem verenlerin, çocuğun önünü kesecek yaklaşımlara karşı çıkması bekleniyor.

21 Şubat 2012

DÜN!!! -Rıfat OKÇABOL-


24 Kasım, 1928 yılında Mustafa Kemal’e “Millet Mektepleri Başöğretmeni” unvanının verildiği gün; 30 yıldır “öğretmenler günü” olarak kutlanıyor. Dün kim bilir kaç kişi, “Öğretmenler gününü neden kutluyoruz?” sorusunu sormuştur.

Sahi neden kutluyoruz?

Başöğretmenin öncülüğünde gerçekleştirilen bağımsızlık, laiklik ve bilimsellik gibi cumhuriyetin kazanımlarının birer birer yok edilmesini mi?

Öğrenci sayısının camiye giden cemaat sayısına kadar azaldığı köylerde, okulları kapatıp köyleri öğretmensiz bırakmamızı mı?

163 yıldır öğretmen yetiştiriyoruz. Her yıl on binlerce genç, eğitim fakültelerinden “öğretmen” olarak mezun oluyor. Bugün itibarıyla öğretmenlik diplomasına sahip 300 bin kadar genç öğretmen olarak çalışmak istiyor. Neyi kutluyoruz? Onlara öğretmenlik yaptırmamamızı mı?

18 Şubat 2012

Bir SORUm vardı!!!

Aşağıdakilerden hangisi insancıl (hümanist) gelişimin temel açıklamalarından birisi değildir?

A) İnsanın özde iyi olduğunu ve varlığını olumlu amaçlara yönelttiği anlayışına dayanır.

B) İnsanı yalnızca dıştan anlamayı değil, iç dünyasında anlamayı ve çözümlemeyi gerektirir.

C) İnsanlar toplumun belirlediği ölçülere uygun olarak gelişimlerini sürdürmelidir.

D) İnsan davranışlarının sebebini ihtiyaçların giderilmesi ve güdülerin karşılanması olarak açıklamıştır.

E) İnsanlarda olumlu benlik gelişimi üzerinde durmuştur.

17 Şubat 2012

Soru Soru Soru

Ahmet, iş bulamadığı için ve parasızlık nedeniyle ihtiyacı olan her türlü şeyi çalmaktadır. Ancak bir süre sonra yakalanmış hapse girmiş ama bir yolunu bulup hapisten kaçmış ve yurt dışında başka bir ülkeye yerleşmiştir. Orada çok çalışmış, kısa sürede zengin olmuş, kendine iş yeri açmış, evlenmiş, hatta ihityacı olan kişilere yardım etmiştir. Bu süreç içerisinde eşi Ahmet'in eşyalarını düzenlerken günlüğünü bulmuş ve onun hapisten kaçtığını öğrenmiştir. Bunun üzerine, toplumsal düzenin korunabilmesi için bu türden bir davranışı onaylamayan eşi, Ahmet'i polise ihbar etmiştir. 

Ahmet'in eşinin bu davranışı Kohlber'in ahlaki gelişim evrelerinden hangisine uygundur?

  • a) İtaat ve Ceza
  • b) Saf çıkarcı eğilim
  • c) Evrensel ahlak ilkeleri
  • d) Yasa ve düzen eğilimi
  • e) Kişilerarası uyum eğilimi
Kişisel not:
Cevabı hepiniz doğru cevaplarsınız biliyorum güveniyorum size ama kadın neden Ahmet'in özel eşyalarını karıştırıyor kafam o konuda takılı kaldı. Yok karıştırdın öğrendin bence toplumsal düzen falan hikaye. Kadın Ahmet hapishaneye girince paraları cebine atmak için Ahmet'i ihbar etti. Miras kadına kalsın istediği gibi gezsin harcasın oohh valla. Bence bu durumda kadın da suçlu arkadaş. Kadını da alsınlar içeri. Yani gelenek ötesi bir düzey göstererek bunu savunabilirim bende.
Doğru cevap: D biliyorsunuz yine de söyleyim. Telif hakkıdır falan başım belaya girmesin soru Yargı Yayınevi'nin Eğitim Bilimleri konu anlatım seti Gelişim Psikolojisi 2011 baskısının 228. sayfadaki 3. tarama testinin 13. sorusudur.. Ooohh bee bu ne kadar kaynak bildirimiydi böyle?

16 Şubat 2012

Ataol BEHRAMOĞLU



Cellat uyandı yatağında bir gece
"Tanrım" dedi "Bu ne zor bilmece :
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe..."
-1974-


Yıllanmış bir ağaç gibi köklü, gür
Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür
Hükmü verilmiştir oysa :
Yıkılacak. Çürümüştür.
-1972-


Eskidenmiş sabredip murada ermek
Şeyhin kerametini bekleyerek
Öyle zamanlar yaşamaktayız ki dostum
Erdemdir bazen, sabretmemek...
-1974-


Elinde ne piyon kaldı, ne vezir, ne kale
Düştü birbiri ardına atlar, filler
Ama şah hâlâ direnmekte
Yeni taşlar bulundu çünkü : Köpekler...
-1972-


Burjuvalar kocaman duvarlarla
Çevirmişler avlularını
Ama bir kiraz ağacı gördüm geçen gün
Dışarı uzatmıştı en çiçekli dalını
-1972-


Dilencilerin akordeonları
Bir romantizm katıyor Avrupalı'nın hayatına
Bu bana klâsik müzik dinlemesini anımsattı
Nazilerin, toplu imhalar sırasında...
-1972-


Dostları özlemle kucaklamayı unutma
Çocuk sevmeyi çiçek koklamayı unutma
En zorlu anındayken bile kavganın
Gökyüzüne bakmayı unutma
-1972-


    -Nedim Tarhan'a-
Bir arkadaşımı dinledim yurdunu savunurken,
İnanç ve güç doluydu - şaşkın yüzler sarkmıştı kürsüden;
"Bizler yarının insanlarıyız" diye düşündüm,
"Onlar ise ölüdür, şimdiden..."
-1983-


Her an bir çarpıntıyı yaşamaktayım
Her an çılgın bir heves dağlıyor kalbimi
Tanrım, ben mi hayatı aşmaktayım
Yoksa hayat mı aşmakta beni...
-1972-


Hayale, düşe, doğa ötesine karnım tok
Cine, periye, tanrıya, iblise karnım tok
Adam gibi yaşadım şu dünyada diyebilsem bir gün
Gerisine karnım tok
-1974-


Odan, kitapların duvarda resimler
Bahardır, bir kuş şarkısını söyler
Sanırsın böylece sürüp gidecek bu
Nasıl öyle sandıysa senden öncekiler
-1974-


Ölüm düşüncesinden
Ürküntü duymazdım belki
İki tarih arasına sıkışmak
Onurumu incitmeseydi...
-1976-


Gök sanki eriyecek mavilikten
Çimenler uykulu ve sıcak
Bir kadın geçiyor
Çıplak ayaklarını kalbime basarak
-1972-


Durdum baktım arkandan sen giderken
Bana bir hoşça kal bile demeden giderken
İnsan neler duyar anladım o zaman
Can alıp başını benden giderken
-1974-


Sevdiğim
Sonsuzca yitirdiğim ender çiçek
Geri kalan yılları ömrümün
Seni anımsamama yetmeyecek
-1976-

15 Şubat 2012

Eğitimde gericiliğin şifresi: 'Milli ve manevi değerler'


Okul-Aile Birliği Yönetmeliği'nde “öğrencilerin… Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda yetiştirilmesi” ifadesi yerine "milli ve manevi değerler doğrultusunda yetiştirilmesi" ifadesinin getirilmesi eğitimdeki gerici dönüşümün 12 Eylül ile akrabalığını gösteriyor.

Eski Sayıştay üyesi ve soL yazarı Kadir Sev, Milli Eğitim Bakanlığı Okul-Aile Birliği Yönetmeliği'ndeki son değişikliği, 1965 yılından bu güne çıkarılan 4 farklı yönetmeliği karşılaştırarak değerlendiriyor. Yönetmelikte “öğrencilerin… Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda yetiştirilmesi” sözcüklerinin “milli ve manevi değerler doğrultusunda yetiştirilmesi" ile değiştirilmesinin 12 Eylül ile sürekliliğine dikkat çekiyor.

Sev'in yazısında yer alan 1975 tarihli bir Anayasa Mahkemesi kararı ise, Türkiye'nin nasıl gerici bir dönüşüm yaşadığını bir kez daha gösteriyor.
Kadir Sev'in konu ile ilgili soL için kaleme aldığı yazısı şöyle:

Okul Aile Birlikleri ve Milli - Manevi Değerlere Sadakat

9 Şubat 2012 günlü Resmi Gazetede yayımlanan, “Milli Eğitim Bakanlığı Okul-Aile Birliği Yönetmeliği”nde birliklerin görevlerinin yeniden tanımlandığını ve önceki Yönetmelikteki; “öğrencilerin… Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda yetiştirilmesi” sözcüklerinin “milli ve manevi değerler” olarak değiştirildiğini basından okumuşsunuzdur.


Okul Aile birlikleri, okulun yönetici ve öğretmenleri ile öğrenci velilerinden oluşturulan kurullardır. Kurulmalarının nedeni; eğitim - öğretimin daha etkin biçimde yürütülebilmesi için öğrenci velilerinin de katkısının alınabileceği bir işbirliği ortamı oluşturulabilmesidir. Bu birliklere sosyal etkinlikler düzenlemek, okulun çeşitli giderlerine katkıda bulunmak ve yoksul öğrencilere parasal destek sağlamak gibi görevler verilmiştir.

1965 yılından bugüne değin Okul Aile Birliklerinin kuruluşunu düzenleyen 4 Yönetmelik çıkarılmıştır. Birliklerin görevleri her yönetmelikle yeniden tanımlanmış ve son değişiklikle, Anayasal açıdan sorunlu olan; “milli ve manevi değerler” sözcükleri eklenmiştir. Görevlerin tanımlandığı maddelerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi, eğitimden beklentilerin zaman içinde ne doğrultuda değiştiği konusunda net bir görüş vermektedir.


Aşağıda, Yönetmeliklerin ilgili maddeleri ile Anayasa Mahkemesinin, üniversitelerde eğitim – öğretimin örf ve adetlere uygun verilmesini öngören düzenlemenin iptal edildiği bir kararından, önemi nedeniyle, uzunca bir alıntı yapılmaktadır.

30 Temmuz 1965 tarihli Yönetmelik

“Birliğin amacı, aile ve okul arasındaki ilişkileri kuvvetlendirmek suretiyle ana, baba ve öğretmenleri, çocukların eğitiminde işbirliğine götürmek ve böylece:


a) Çocuğun eğitiminde birbirine zıt kuvvetlerin çatışmasını önlemek,
b) Çocuğun gelişim ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların karşılanmasında okul ve ailenin görev ve sorumluluğu hakkında aile üyelerini aydınlatmak,
c) Okulda velilerin, eğitim için yararlı yaşantılarından, bilgi, beceri ve mesleklerinden faydalanmak,
ç ) Toplumsal yardımlaşma ve dayanışma anlayış ve alışkanlıklarını geliştirmeye yarayacak bir çerçeve içinde öğrenci velilerinin sosyal ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmak.”


18.5.1983 tarihli yönetmelik

"Her fırsattan faydalanarak öğrencilerin millet, vatan, bayrak ve insanlık sevgilerini; Atatürk ilke ve İnkılâplarına, manevî değerlere bağlılıklarını; dayanışma duygularını pekiştirmeleri amacıyla veliler ve okul müdürlüğü ile işbirliği yapmak."

31.5.2005 tarihli yönetmelik

"Öğrencileri, Türk Millî Eğitiminin Genel Amaçları ve Temel İlkeleri ile Atatürk İnkılâp ve İlkeleri doğrultusunda yetiştirmek üzere okul yönetimi, öğretmenler, veliler ve ailelerle iş birliği yapmak."

9 Şubat 2012 tarihli yönetmelik

"Öğrencilerin, Türk millî eğitiminin genel ve özel amaçları ile temel ilkeleri ve millî manevi değerler doğrultusunda yetiştirilmeleri için okul yönetimi, öğretmenler, veliler ve ailelerle iş birliği yapmak."

Görüldüğü gibi, ilk yönetmelikte öğrenci velileri ile işbirliğine öncelik verilmekte, verilen eğitimin niteliği tanımlanmamaktadır. 1983 yılında yürürlüğe giren Yönetmelikte ise; “manevi değerler” vurgulu bir Atatürkçülük yorumu dikkat çekmektedir. AKP İktidarınca 2005 yılında yapılan düzenlemede ise milli ve manevi değerler gibi sözcüklere rastlanmamakta; “Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda…” denilmektedir. AKP’nin eğitimden beklentilerine ters olan bu düzenlemenin Yönetmeliğe nasıl girdiği şaşırtıcıdır. Nitekim bu uyumsuzluk, 9 Şubat 2012 tarihinde yürürlüğe giren Yönetmelik ile düzeltilmiştir.


“Milli Manevi Değerler” ve bir Anayasa Mahkemesi kararı

Bilindiği üzere “milli ve manevi değerler” kavramı, “örf ve adet”leri de içeren bir kavramdır. 1750 sayılı Üniversiteler Yasasının 3. Maddesinde, örf ve adetlerine bağlı öğrenci yetiştirilmesinin öngörüldüğü bir düzenleme bulunmaktaydı. Bu kural, Anayasa Mahkemesinin 11,12,13,14,15 Şubat 1975 gün ve E:1973/37, K:1975/22 sayılı Kararıyla iptal edilmiştir.


Anayasa Mahkemesinin, 1961 Anayasasının yürürlükte olduğu dönemde aldığı ve tarihe not düşen bu önemli kararından genişçe bir alıntıya aşağıda yer verilmiştir.
“Devrim kavramı, sözcüğün açık anlamından da belirleneceği üzere, durgunluğun, alışkanlığın, hareketsizliğin tersidir. Devrimcilikte hiçbir zaman duraklama yoktur......toplumun gereksindiği dinamizm, çoğu kez yüzyılların geçmişten sürükleyip getirdiği ve özniteliği durgunluk ve belirsizlik olan örf ve adetlerle çelişki halindedir...... Atatürk devrimleri, yurdumuzun sosyal, endüstriyel ve kültürel yönlerden gereksindiği dinamizmin bir sonucu olmuştur ve bu dinamizm Türk toplumunda etkinliğini her zaman koruyacaktır. Şu halde Cumhuriyetin geleceğini güvence altına alacak olan genç kuşakları, yüzyıllar öncesi toplum düzeninin gereksindirdiği ve yarattığı örf ve adetlere bağlı tutmak onları modern Türkiye’nin üniversitelerinde örf ve adet yönteminde ve doğrultusunda yetiştirmek, Atatürk devrimlerile ve bu devrimlerin temelini oluşturan ilkelerle bağdaştırılamaz.
….. halkın benimseyerek sürdüregeldiği örf ve adetleri, giderek hukuk kuralları haline getirme eğilimi XIX yüzyıl başlarında belirli bir teorinin temelini oluşturmuştur. Ancak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için büyük ve hızlı atılımlar yapması gereken yurdumuzda, örf ve adete bağlı bir düzenin egemen olması düşünülemez. Çünkü toplumun gereksindiği dinamizm, çoğu kez yüzyılların geçmişten sü¬rükleyip getirdiği ve özniteliği durgunluk ve belirsizlik olan örf ve adetlerle çelişki halindedir."
Anayasa Mahkemesinin 1975 yılında verdiği bu kararın bir benzerinin 2012 Türkiye’sinde alınabilmesine artık olanak yoktur. Çünkü ne Anayasa metni, ne de Anayasa Mahkemesi’nin bileşimi buna uygundur.

Kadir Sev (soL)