18 Ocak 2012

DONKİŞOT kimdir?


“…
Şimdi gelelim Don Kişot meselesine: Don Kişot’u, bence, en iyi anlayan insanlardan biri de annendir. Ben de kendi payıma Don Kişot’u tıpkı onun anladığı gibi anlarım. Don Kişot’un klasik tefsirleri vardır: Monarşinin -yani burjuva iktisadının- hâkim olmaya başladığı bir devirde, derebeyliğe, şövalyeliğe, yani artık geri gelmesi mümkün olmayan bir devre, maziye hasret. Don Kişot bu şövaleresk tarafları olan mazinin, bu kaybolmuş cennetin mütehassiri, Şanso ise, burjuva akıl ve mantığının, devrin realitesinin mümessili. Cervantes, maziye dönmenin ne kadar imkânsız olduğunu göstermek istemiş ve böyle bir hasret çekenlerle alay etmiştir. Bu bakımdan da Don Kişot, imkânsızın peşinde koşan bir çeşit zavallı ve biraz da gülünç bir delidir.
Dedim ya, bu yazdıklarım klasik tefsirlerden biridir. Bu tefsirin, sosyal devirleri göz önünde tutan tarafı elbette ki doğrudur, fakat bence doğruluğu da bundan ibarettir. Bu kadarcıktır. Bana göre Don Kişot, sadece mazi hasreti çeken bir adam değildir. Umumiyetle doğrunun, haklının, güzelin hasretini çeken adamdır. Bu onun hem kuvvetli, hem de zayıf tarafıdır. Çünkü umumiyetle, mutlak manasıyla güzel, doğru ve iyi yoktur, fakat diğer taraftan insanlar, sosyal şartların tesiriyle, daha güzele, daha haklıya, daha doğruya mütemadiyen hasret çekmişlerdir.
Don Kişot kuvvetli bir adamdır, çünkü aksiyon adamıdır. Mücadele adamıdır. İnandığı şey için dövüşen adamdır. Bundan dolayı da aklı, mantığı, burjuva aklını ve mantığını temsil eden Şanso’yla kıyas edildiği zaman Don Kişot değil, Şanso gülünçtür. Şanso’da hareket noktası, aksiyonunun hareket noktası, şahsi menfaatidir. Zengin olmak, vali olmak için Don Kişot’un peşine takılmıştır. Bunun için de kitabı bitirdiğin zaman Don Kişot’u seversin, Şanso’yu sevmezsin.
Don Kişot’un deli, komik filan olarak gösterilmesinde bizzat burjuva devri ve bu devrin resmi neşriyatı da amil olmuştur. Burjuva, Monarch’ı da devirip sosyetenin tam hâkimi olduktan sonra, kendi devrini, mutlak, değişmez ve en doğru, en güzel, en akla uygun bir devir saydığı için, daha güzeli, daha doğruyu arayandan nefret etmiş, idealistten ürkmüş, korkmuş ve Don Kişot’u bir istihza vesilesi yaparak bu sıfatı, kendi aklı ve mantığı, hele kendi devrinin şartlarına uymayan, hele o şartları değiştirmek isteyen her insana vermiştir. Don Kişot’un gülünç, komik, yarı deli telakki edilmesinde, bu devirde ve belirli muhitlerde, bu da amildir.
Kitabın içindeki Don Kişot, elbette ki normal bir adam değildir. Fakat kitabın dışına çıkan bir Don Kişot vardır ki o gayetle normaldir. Kitabın içindeki Don Kişot’un normal olmayışı, demin de söylediğim gibi, geri gelmesi imkânsız olanı aramaya, bulmaya kalkışmasındandır. Fakat, kitabın dışına çıkan, kitabın mevzuunun dışına çıkan Don Kişot’un, daha iyiyi, daha güzeli arayanın, burjuva aklı ve mantığını, burjuva telakkilerini ve psikolojisini, mutlak olarak kabul etmeyen Don Kişot’un, daha güzeli ve daha iyiyi, daha haklıyı arayan Don Kişot’un, bu uğurda dövüşen Don Kişot’un, aksiyona geçen Don Kişot’un anormallikle hiçbir ilgisi yoktur.
Yani Don Kişot’un hikâyesini, yel değirmenleriyle dövüşmesini, falanını filanını değil de, güzel ve doğru bildiği bir iş için ellisinden sonra dövüşmesini, yollara düşmesini filan göz önünde tutarsan onu sevmemek imkânsızdır. Ve ben öyle sanıyorum ki onun hâlâ canlı oluşunda ve insanlık tarihi boyunca da canlı kalacak olmasında bütün bu saydıklarımın rolü büyüktür. Sonra, kitabın tekniği, hikâyesi, özü de öyledir ki, tabir caizse, Şarlo’nun filmlerine benzer. Çocuk da zevk alır, büyük de, cahil de, okumuş da, burjuva da -sebebini söyledim- sosyalist de.
Cervantes Don Kişot’u yazarken, bütün bu söylediklerimi düşünmüş mü? Zannetmem. Fakat çok enteresan bir devirde yaşadığı için o devrin, yani bir inkılâp devrinin damgasını taşımış ve kitabına da bu damgayı vurmuş. Bilir misin ki Don Kişot’la Hamlet arasında bir benzerlik vardır. Yalnız şu farkla ki, Hamlet, daha ileriyi gördüğü ve istediği halde, iki cami arasında kalmış bir binamazdır, aksiyona geçemez, tereddütler içindedir ve daha ileri olan şey Beyaz Şövalye’nin şahsında -Hamlet’in şahsında değil- dramın en sonunda sahneye gelir. Halbuki Don Kişot, malum işte, deminden beri düşündüklerimi yazdım, tekrarlamayayım. Yani Cervantes de, Shakespeare de çok enteresan devirlerde yaşadıkları için cidden ölmez şahsiyetler, karakterler, hasretler ortaya atabilmişlerdir. Shakespeare’in insanları da, uzun bir devri dolduracak olan insanların karakterlerini taşır, fakat o insanlarda, daha sonra gelecek devrin karakterini de görmek mümkündür. Don Kişot da öyle. Tuhaf değil mi, yahut hiç de tuhaf değil, Faust da öyle. Bak, Don Kişot’la Faust arasında da bir benzerlik vardır. Faust da en sonra, bataklığı kurutup insanlara vermede karar kılar, yani fiilde, aksiyonda.
Mecliste ezan okuyan, Don Kişot değildir; Necip Fazıl, Don Kişot değildir; Fahri Kurtuluş, Don Kişot değildir; Hüseyin Cahit, Don Kişot değildir; onların mazi ve hal hasretlerinde, evet, mazi hasretlerinde bile, mazinin güzelliğine, doğruluğuna, daha doğrusu, bugünkü şartlara göre mazide daha güzel ve daha doğru olabilmiş şeylere bir hasret yoktur. Fakat Madam Curie, Pasteur, Gabriel Peri, Yunan dağlarındaki, Çin’dekiler bir bakıma Don Kişot’durlar. Ve bana şahsen, sen Don Kişot’sun dedikleri zaman ben buna kızmam, bununla övünürüm. Benim Benerci’de de böyle bir yer vardır. İşte, evladım, yanlış yahut doğru, ben Don Kişot’u böyle anlıyorum, onun ölümsüzlüğünün sebeplerini böyle izah ediyorum.
…”
NAZIM HİKMET RAN

Not: Sayfada kullanılan çizim haber.sol.org.tr'den alınmıştır. 

14 Ocak 2012

#44bin



Twitter’da hergün #44bin ile başlayan yüzlerce cümle okuyabiliyorum. Sesimizi duyurma çabamız sadece bu kelime olmuş #44bin. Elbette 2011’de üniversitelerden mezun olan arkadaşlarımızın hakkı çalınmıştır. Yani ağustosta atanacak olan #55bin öğretmen ataması seçimler dolayısıyla daha erken bir tarihe alındı, parçalandı ve parça parça atama yapıldı. Hükümet bizleri düşündüğü için değil OY HESABIndan dolayı böyle yaptı. Ağustosta da #11bin kişi atayarak atamaların üstünü 2011 için kalın bir yorganla örttü. Önceleri ağustosta #55bin öğretmen atayacağız diyen yetkililer, ağustostaki #11bin atamadan sonra 2011’in tamamı için #55bin geçerliydi diye mazeret ürettiler fakat haziran ve temmuzda atanan öğretmen sayısı toplasak #55binden #11bini çıkardığımız da bulduğumuz #44bin etmez. Neyse 2011 mezunu arkadaşlar için ciddi anlamda üzücü bir durum. Bundan daha vahimi ise hükümetin sözünü tutmamış olması. Ben zaten güvenmiyordum fakat bu zamana kadar güvenen fakat şuanda atanmayan öğretmen olanlar varsa sanırım bunu anlamışlardır.
Benim #44bin atama kampanyasında farklı düşüncelerim var aslında. Yani bu kadar kampanya yürüten arkadaşlar #44bin atama yapıldıktan sonra seslerini çıkarmayacaklar. Tıpkı bundan önce aktif olarak rol alıp, atandıktan sonra atanmayanları unutan arkadaşlar gibi. Sorun söz tutulmama anlamında #44bin sorunudur evet ama #300bin# atanmayan öğretmenden söz ettiğimizde ve bu sayının bu yıl #350binleri geçeceğini söylediğimizde  gördüğümüz ortaya çıkan “SİSTEM SORUNU”dur. Yaklaşık 10 yıldır ülkemizin başında olanlar eğer atanmayan öğretmenler ses çıkardığında halen bizi suçlayabiliyorlarsa “MANTIK SORUNU”dur. Dışarıda atanmayan #300bin öğretmenden bahsederken halen eğitim fakültelerine binlerce öğrenci alınmaya devam ediyorsa bu “PLANLAMA SORUNU”dur. Eğer sadece olayı #44bin açısından bakabiliyorsak bu “AYNI GEMİDE OLMAYI UNUTMA SORUNU”dur.

Uzağa gitmeyeceğim felsefe bölümünden bir arkadaşım haziranda şans eseri rehberlik bölümünden atandı. Atansın benim için sorun değil, üniversitenin eğitim fakültelerinden mezun olan öğretmen yeterliliği kazanan herkesin zaten atanması lazım fakat keşke diyorum kendi bölümünden atansaydı. Neyse arada konuşmalarımızda atanıp kurtulduğu için tebrik ettiğimde nişanlısından sadece birkaç ay ayrı kalmayı atanma konusunu kapatıp sorun ilan edebiliyorsa ve buna benzer nice “atanmış ”öğretmen arkadaşımız atandığında eğer atama sorunlarını kapatıp hemen kendi “kıçı kırık” sorunlarını bize anlatmaya başlıyorlarsa ben daha ne söyleyeyim. Çevremde birkaç sene atanmayıp sonradan atanan arkadaşlarıma en az kendileri kadar sevindim atandıkları için. Durumu biliyorum yaşananları biliyorum ama gidip düzenlerini kurduklarında artık eski yaşanmışlıkları, atanmamışlıkları konuşamıyorum. Atanan bir arkadaşıma (aynı zamanda kuzenim olur) atanma konusunda dert yandığımda maaşların azlığından, geçinemediğinden, müdürle olan ilişkilerinden, köy yaşamından bahsetmeye başlıyor mesela. Susun, atandınız diye dertlere katlanın demiyorum ama ilk önce lafımızı kesmeyin, dinleyin! Çevremizde bizi anlayanların olduğunu bilmek istiyoruz. Sizde bu yoldan geçtiniz diye size içimizi döküyoruz ama dinlemiyorsunuz. Yoksa atandınız her şeye eyvallah deyip buna da şükür deyip kenarınıza çekilmenizi elbette istemiyoruz. Kendi adıma söylüyorum, geçen sene ve bu sene 1 günlüğüne grev yapıldı. Çoğu öğretmen katılmadı fakat ben onların yerine o yürüyüşlerde yer aldım. Çünkü biliyorum ben atanınca aynı sorunlarla karşılacağım. Hatta atanmasam da yine katılacağım. Sağlıkçıların grevine de katıldım, demir yolları işçilerinin de. Çünkü haklısınız, haklı olanın yanında olmak gerekir…
Buarada twitter’da yazmıştım yine de söyleyeyim. Tabii okuyan varsa! #44bin hakkımız evet ama tüm sorunların çözümü değil, farkında olmamız gerekiyor…
Not: 19 Mayıs kutlamalarının tartışmasında Habertürk’te bir programda Eğitim-Sen ve Eğitim-Bir-Sen başkanlarının konuşmalarını takip ettim… Eğer atama yapılır ve gider de Eğitim-Bir-Sen’e üye olursanız hiçbirşey diyemiyorum. Öğretmenden, cumhuriyetten yana olmayan, bizi bu kadar süründüren başımızdakilere karşı sözde örgütlenmiş olursunuz!!!

5 Ocak 2012

Ücretli kölelik


Ne zamandır yazmak istiyordum ücretli kölelik pardon öğretmenlik olayını ama erteliyordum.  Bugün twitter’da bir arkadaşımızın paylaştığı linki gördükten sonra daha fazla ertelememek lazım dedim…



İdil’de ücretli 25 öğretmen ihtiyacının karşılanması için ücretli öğretmen alınacağı duyuruluyor([1]). Lisans mezunu bulunamadığı için ön lisans mezunu “öğretmen” arıyorlar. Ön lisans mezunu birinin öğretmenlik yapmasına karşıyım şahsen. Sadece ben değil tüm öğretmenler karşı. Sadece öğretmenlerin değil aynı zamanda herkesin karşı olması lazım. Hatta sadece ön lisans mezunlarının öğretmenlik yapmasına değil, “öğretmenlik” eğitimi almayanların lisans mezunlarının öğretmenlik yapmasına, hatta öğretmenlik mezunu olsa bile diğer branşların derslerine girmesine karşıyım.  Hatta ücretli öğretmenliğe tümden karşıyım. Sadece ön lisans mezunu alımına indirgemek bile saçma benim için.

İlk mezun olduğum sene başvurduğum ücretli öğretmenlik için beni 4 okuldan aramışlardı. Sisteme karşı olduğum için gitmedim okullara. “Ben gitmezsem başkası gider”  düşüncesine de karşıyım. Sen ilk önce kendi içinde karşı olabiliyor musun bu sisteme? Eğer karşıysan gitme tepkini koy bir şekilde. Bana gelen telefonlarda müdürlere söyledim bunu da; “Açığınız varsa normal atama yapılsın.” diye. Müdürlerin de yapacağı fazla bir şey yok ama yine de o tepkiyi koymam gerekiyordu diye düşündüm.

Ücretli öğretmenlik dezavantajları çok çok fazla. Alacağın ücret belli değil en başından. Yani bir ay başka bir ay başka alıyorsun. Bu gelire güvenemezsin. Zaten iş güvencen yok. Yarın müdür sana “güle güle” derse yapacak bir şeyin yok, gitmekten başka. Bir ay çalışıyorsun sigortan 15 gün yatıyor. Kadrolu öğretmen il ücretli öğretmeni bir teraziye koysak maaş, hak vs bakımından kadrolu öğretmenin bulunduğu terazi kolu çok çok ağır basar. Hani küçükken “tahtaravalli” karşınıza sizden güçlü kuvvetli biri oturunca yukarda tepelenip dururduk ya aynı onun gibi… Ücretli öğretmensen tepelen dur!

Bilişim teknolojileri öğretmeni olarak yine gittim başvurdum ücretli öğretmenlik için. Geçen ay aradılar. Bilmem ne köyünde “sınıf öğretmeni” eksik gelir misin diye! Hangi akla hizmet benden sınıf öğretmeni olmamı ister ki? Benim branşım neresi sınıf öğretmenliği neresi? Ben öğretmenlik eğitimimi almama rağmen bu vebalin altına ücretli öğretmenlik kavramını hoş görsem de giremezdim, girmedim de. “O öğrencilerin dersleri boş geçeceğine ….” diye başlayan cümleler klişe laflar. Böyle bir bahane olamaz. O öğrencileri o kadar çok düşünüyorsanız kadrolu öğretmen atayın!!!

Sadece atanmayan öğretmenlerin tepki göstermesi gereken bir şey değil bu ücretli öğretmenlik kavramı. Velilerin tepki göstermesi lazım ilk olarak. Sürekli olarak çocuklarının öğretmeni değişiyor ve buna ses çıkarılmıyor. Benim memleketimde 1,2,3. sınıfların birleştirilmiş sınıf mantığıyla eğitim gördüğü okulda, bu öğrencilerin başındaki öğretmenin en az 4 defa değiştirildiğini biliyorum. Bu çocuklardan başarı beklemek nasıl mantıklı olabilir ki!

Bakanlığın eğitime ayrılan bütçeden dem vurarak “Gücümüz buna yetiyor” diyerek maddi konuları düşünmesi fakat öğrencileri, verilen eğitimin kalitesini düşünmemesine söylenecek laf yok. Laf çok ama tartışılmayacak bir konu olduğu için laf yok. Çünkü o kadar çok laf söyleyip kalabalık etmeye gerek yok. Tek bir sözcüğe gerek var; “Eğitim parayla öl-çü-le-mez!”…

Uzun lafın kısası internete yansıyan ücretli öğretmenlik ilanları, haberleri, yazıları;
  • İdil’deki ilan dışında daha çok örnek var.
  • Ağustosta daha atamalar yapılmadan Van’da ücretli öğretmenlik başvuruları başlamıştı mesela.
  • 21/01/2011 ilanlı Arnavutköy’de okul öncesi öğretmen ihtiyacını karşılamak için ücretli öğretmen alım ilanı.([2])
  • Adana Seyhan’da 8 Ağustos 2011’da başlayan üstelik “Türkiye'nin Tamamen Elektronik Ortamda Başvuru Yapılan Tek Adresi” ibareli ücretli öğretmen alımı([3])
  •  “Ücretli öğretmenlik ne demek?” başlıklı personelmeb.net yazısı([4])


Yazı çok ama duyan yok!!!