Biraz “eğitim”e önem vermek demek, çocuğumuzun ve ülkemizin
geleceğine sahip çıkmak demek. Günümüzde en yalın haliyle “eğitim”,
çocuğun özgürleşmesine, kişiliğini, yeteneklerini, çevresini ve doğayı
sağlıklı bir biçimde tanıyıp kendisini gerçekleştirmesine, ressam,
hukukçu, ilahiyatçı, mühendis ya da benzeri bir mesleğe kendi isteğiyle
yönelmesine ve o meslekte ilerlemesine yardımcı olacak bir süreç.
Eğitim, çocuğu insancıllaştırıp toplumsallaştıracak ve
evrenselleştirecek etkinlikler kümesi.
Dolayısıyla eğitim, çocuğun önünü kesecek bir süreç değil, tam
tersine onun önünü açacak bir süreç. Bu nedenle “eğitim”e biraz önem
verenlerin, çocuğun önünü kesecek yaklaşımlara karşı çıkması bekleniyor.
Birazcık da olsa “eğitim”e önem vermek, zorunlu eğitimin önemini ve
anlamını kavramak demek. Bu nedenle daha önce değinilmiş olsa da bu
konuya yeniden değinmek gerekiyor. Ana-babanın çocuğa aktardığı
bilgiler, avcı toplumlarıyla tarım toplumlarının günlük yaşamını
sürdürmeye yetiyor. Bilimsel ve kültürel gelişimler sonunda ortaya çıkan
sanayi toplumuna geçiş sürecinde ana-babanın çocuğa verdiği bilgilerin
yeterli olamadığı görülünce, çocuğun edinmesi istenen bilgi ve
becerileri kazanması için 18-19’uncu yüzyılda zorunlu eğitim gündeme
geliyor. Sanayi toplumunun gereksinimleri çoğaldıkça, zorunlu eğitim
süresi de uzuyor, bu eğitimden beklentiler de değişiyor. Zorunlu eğitim
Osmanlıda ancak 1824’te, o da yalnız İstanbul için dile getiriliyor;
neredeyse bir asır sonra 1913 yılında yasal zorunluluk gelse de bir işe
yaramıyor. Gelişmiş ülkelerdeki zorunlu eğitim süresi, Cumhuriyet
döneminde de bir türlü yakalanamıyor. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel
Kanunu ile 1973’te 5’yıldan 8 yıla çıkarılıyor ama geçici bir maddeyle
bunun uygulanması ileri bir tarihe bırakılıyor. Biraz da 28 Şubat
zoruyla ve ilgili yasanın kabulünden 24 yıl sonra ancak 1997’de, 8 yıl
oluyor.
Zorunlu eğitim, öğrenim çağındaki çocuğun okula gitmesi zorunluluğunu
getirirken devlete de, herkese eşdeğer bir eğitim vermesi yükümlülüğünü
getiriyor. Zorunlu eğitim, toplumun genel eğilim ve isteklerini göz
önüne alsa da tekil ailenin isteğine göre düzenlenmiyor. Zorunlu
eğitimin içeriği, toplumsal gereksinimler, toplumun barış ve gönenç
(refah) içinde yaşaması, dünya devletleri içinde kimliğini koruyup
sürdürebilmesi, çağdaş dünyada bireylerden/ yurttaşlardan beklenen genel
kültür, bilimsellik laiklik, demokratiklik ve insan haklarına saygı
gibi konulardaki bilgi, anlayış ve tutumlar belirliyor. Yakın geçmişte
sanayi toplumunun gereksinimlerini karşılamak için ve ara insan gücü
yetiştirmek amacıyla ortaöğretim düzeyinde önem kazanan mesleki eğitim,
içinde bulunduğumuz, bilgi toplumunda, öğrenme toplumunda, teknoloji
toplumunda ve de küreselleşen dünyada teknolojidense bilgiyi üreten ve
kullanan kişilere gereksinim duyulduğundan, geçmişteki önemini yitirmiş
bulunuyor.
Zorunlu eğitim, zorunlu eğitim çağındaki çocukların bir bölümünün
mesleki eğitimde, ötekinin açıköğretimde okuması ve berikinin de
kendisini her yönüyle geliştirecek genel eğitimin verildiği okullarda
okuması anlamına gelmiyor. Üstelik açıköğretim, zorunlu örgün eğitim
çağındaki çocuklar için tasarlanmış bir uygulama da değil. Zamanında
okula gidememiş ve örgün eğitim çağını aştığı için okula gidemeyecek
kişilere verilen ve kaçırdıkları eğitimi tamamlamalarına yarayan bir
uygulama.
Meclise gönderilen tasarıda, zorunlu eğitim anlayışının dışına
çıkılıyor, çocuğun 4’üncü sınıftan sonra çıraklık eğitimine ya da
açıköğretime gitmesinin yolu açılıyor. Mesleki eğitimi savunur
görünenlerin yüzde kaçının çocuğunu mesleki eğitime gönderdiği ya da
mesleki eğitimde öğrenci olanlar içinde varsıl ailelerden gelenlerin
oranı düşünüldüğünde, çıraklık ve açıköğretime geçme yolunun, yoksul ve
eğitim düzeyi düşük aile çocukları için kurulmuş bir tuzak olduğu belli
oluyor. Bu tasarı yasalaşırsa, parasız olması gereken devlet okulunda
bile çocuktan istenen parayı bulmakta güçlük çeken ailelerin çoğu,
çocuğunu ya açıköğretime ya da çıraklık eğitimine gönderecektir. Kızını
okutmak istemeyen aile ise açıköğretimi yeğleyecektir ve bu uygulama
kızların toplum yaşamından uzak tutulup eve mahkum edilmeleri anlamına
gelecektir. Bu tasarı yasalaşırsa, fırsat verildiğinde değişik alanlarda
ünlü olabilecek ve insanlığa katkılarda bulunabilecek pek çok çocuğun
önü kesilmiş olacaktır.
Çağdaş dünyada bu nedenlerle hem zorunlu eğitim süresi uzuyor hem de
kişilerin meslek seçimlerini uzun süreli genel eğitim sonunda seçmeleri
benimseniyor. Bu durumu bilen iş dünyasının temsilcisi, 15 yıl önce 1996
yılında yapılan 15. Milli Eğitim Şurası’nda yaptığı konuşmada, “Bizim
mesleki eğitim almış kişilere gereksinimimiz yok. Biz istediğimiz
mesleği iş içinde öğretiriz. Yeter ki ortaöğretimden gelen gençler
öğrenme alışkanlığı edinmiş gençler olsun” diyor. Aynı şurada o zamanın
milli eğitim müsteşarı, yapılan araştırmaların, 2,5 yılda bir
mesleklerin eskidiğini gösterdiğini açıklıyor. Dolayısıyla erken yaşta
mesleki eğitim vermeye kalkışmak, çocuğun öğrenme yeteneğini
geliştirememesi ve yaşamboyu öğrenme sürecinde de yaşıtlarından geri
kalması anlamına geliyor. Erken yaştaki mesleki eğitim, 2,5 yıldan
hesaplarsanız çocuğun öğrenim süreci içinde iki-üç kez eskiyecek ve
okulu bitirdiğinde de işine pek yaramayacak mesleki eğitim anlamına da
geliyor. Çocuğun küçük yaşlarda açıköğretime/ çıraklık eğitimine
gönderilerek zorunlu eğitim dışında bırakılması, eğitsel ve demokratik
olmadığı gibi, insancıl da olmuyor.
Bu nedenlerle “eğitim”e biraz değer verenlerin, biraz da yapılmak istenenlere duyarlı olması gerekiyor.
Çağdaş anlayışta, zorunlu eğitimin demokratiklik ölçüsü, o çağdaki
her çocuğun okula gitmesiyle, her çocuğun özgürleşmesine ve gelişmesine
yardımcı olacak derslerin varlığıyla, her çocuğun cinsiyet, inanç ve
etnik köken gibi farklılıklarına uygun olma ve onların beklentilerini
karşılama düzeyi ile ölçülüyor. Zorunlu eğitim ne kadar bilimsel ve laik
olursa o kadar demokratik olurken, cinsiyet, etnik köken, inanç ve
varsıllık düzeyinden kaynaklanan farklılıklara getirdiği dayatmalar ve
kısıtlamalar ölçüsünde de anti-demokratik oluyor.
Çağdaş anlayışta ailenin, para karşılığı olsun olmasın, çoğunu küçük
yaşta evlendirmek istemesi ve inancı gereği kızına uygulamak istediği
namus/töre anlayışı demokratik olmadığı gibi, çocuğunu okula göndermeme
isteği de demokratik bir istek olmuyor. Gelişmiş ülkeler, bırakın çocuğu
ailenin isteği doğrultusunda yetiştirmeyi, örneğin Almanya’da olduğu
gibi, istismara uğrayan çocuğu ailesinden alıp ayrı kurumlarda
büyütüyor. Bu nedenle çağdaş anlayış ve uygulamada, aileden çok
toplumsal istekler ve beklentiler ile çağdaş insan hakları değerleri
belirleyici oluyor. Ayrıca, eğitim konusunda ailenin isteği öne
çıkarıldığında, çocuğun hakları göz ardı edilmiş oluyor. Ailenin, kendi
değerlerini, aile içi süreçlerde çocuklarına aktarma hakkı var da,
çocuğunu okula göndermeme ve çocuğu adına meslek seçme hakkı bulunmuyor.
Sözün kısası, ailenin isteğine göre çocuğunun geleceğinin belirlenmesi
de, “eğitsel” ve “demokratik” olmuyor.
Bu günler, birazcık da olsa “eğitim”e önem verenlerin, yukarıda
özetlenmeye çalışılan zorunlu eğitim anlayışına, kesintisiz eğitime
sahip çıkması gereken günler.
Yoksa çocuğumuza da, gencimize de, toplumumuza da ve geleceğimize de yazık olacak!
Rıfat OKÇABOL

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınızda küfür, saldırganlık, cinsel içerikli kelimeler kullanmayınız...